Bir miras meselesi!

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid, Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid. Tevfik Fikret Sarmış yine ufuklarını bir inatçı duman, Bir ak karanlıktır gittikçe artan. (Yeni dilde söyleyen Serol...
Sultan Abdülhamid

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid, Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tevfik Fikret

Sarmış yine ufuklarını bir inatçı duman, Bir ak karanlıktır gittikçe artan.
(Yeni dilde söyleyen Serol Teber

 

 

 

 

Sultan Abdülhamid

Sultan’a göre, kendisini babası olarak gördüğü halk reşit değildi. “Çocukları”nın eğitimle, fenle, teknikle olgunlaşacaklarını düşündü.

Son zamanlarda ülkenin ufuklarında Sultan Abdülhamid Han-ı Sâni’nin hayaleti (spectre) dolaşıyor. Maddi ve manevi mirası, terekesi paylaşılamıyor! Kimileri mal derdinde, kimileri ise ilham! Doğumunun üzerinden 175, cülusunun üzerinden 141, hal’inin üzerinden 108, vefatının üzerinden 99 yıl geçmiş olan Osmanlıların bu 34. padişahı maddi, manevi nasıl bir miras bırakmıştı ve bu bugün için ne ifade ediyor? İlber Ortaylı’nın, “Dünyanın son hükümdarı, son evrensel imparator II. Abdülhamid Han’dır” dediği; bir zamanlar can düşmanları olan Süleyman Nazif’in, “Bizdik utanmadan iftira atan,/Asrın en siyasi Padişahına” ya da Rıza Tevfik’in (Bölükbaşı), “Öldürürler başlasak feryada biz,/ Hasret olduk eski istibdada biz” diye günah çıkardığı; onu kılıç zoruyla tahttan indiren Enver Paşa’nın “Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi” diye gözyaşı döktüğü Sultan Abdülhamid kimdi ve neyi temsil ediyordu?

l Abdülhamid II, Le Sultan Calife

Yukarıdaki sorunun cevabı bir iki satırla verilemez. Ancak Sultan Abdülhamid’in 21. yüzyıl Türkiye’sinde bir “rol modeli” ya da bir siyaset tarzı, bir yönetim biçimi örneği olamayacağı kesinlikle söylenebilir. Bununla birlikte Abdülhamid’in yönetim tarzından alınacak dersler de olabilir. Geçerken şunu da belirtmeliyiz ki Osmanlı Hanedanı’nın en dikkate değer sultanlarından birisi olan Abdülhamid Han hakkında en derli toplu ve en nesnel biyografiyi yazmak bir yabancıya, Fransız akademisyen ve yazar François Georgeon’a kısmet oldu: Abdülhamid II, le sultan calife (2003). Bunun üzerinde de düşünmek gerekir.

Sultan Abdülhamid, Sultan II. Mahmud’un torunudur. Sultan Abdülmecid’in, ilginçtir dördü de tahta çıkan dört erkek çocuğundan ikincisidir. 21 Eylül 1842’de dünyaya geldi. Annesi bir Çerkes kızı olan Tir-i Müjgan Sultan, Şehzade 10 yaşındayken veremden öldü. Onu Perestû Kadın adında bir haseki yetiştirdi. Çocuk yaşlarında da çekingen, hayalperest, ağırbaşlıydı. Sağlam bir eğitim almadı. Arapça, Farsça ve biraz Fransızcadan ibaret eğitiminin yetersiz olduğunun kendisi de farkındaydı. Daha sonra Fransızcasını geliştirecek, kıvrak ve keskin zekâsı sayesinde imparatorluğu tam 33 yıl tek elden yönetecektir. Ancak bu yönetimde biri Sultan’ın kişiliğinden, diğeri dünyanın gidişatından ve İmparatorluğun içine düştüğü durumdan kaynaklanan iki büyük “kara delik” mevcuttu.

Sultan Abdülhamid mazbut ve mütevazı bir hayat yaşadı. Gençliğinde babasının teşvikiyle iki kardeşiyle (Murat ve Reşad) birlikte yaptığı işret âlemlerinden erken vazgeçti. Ama ara sıra kanyağını da içerdi. Kahve ve sigara tiryakisiydi. Kızı Ayşe Sultan’ın anılarındaki, “hilye-i şerif”leri andıran, anlatımına göre Sultan Abdülhamid, “orta boyluydu”, “sesi tatlı, kalın ve gürdü”, “elleri orta büyüklükte, ayakları ne küçük ne büyüktü”, “hülasa tipi tamamiyle Osmanlı Hanedanı’nın tipi idi”.1 Erken yatıp erken kalkar, her sabah soğuk suyla yıkanır, sade giyinir, yemeği ölçülü yer, ama çok çalışırdı. Gerek resmi evrakı gerekse jurnalleri titizlikle okur, incelerdi. Bir bendesinin, “Efendim, bu saçma sapan şeyleri niye tek tek okuyup kendinizi yoruyorsunuz?” sorusuna karşı, “Ben de biliyorum bunların pek çoğunun saçma olduğunu, ama ya içlerinde gerçek olan bir-iki tane varsa” diye cevap verdiği söylenir. Geceleri yatak odasında kitap okutur, polisiye romanlara bayılırdı. Marangozluğu ileri derecedeydi. Silah atmakta ve ata binmekte de mahirdi. Bir iki kez attan düştüğü, Sadrazamı Sait Paşa’ya tabanca çektiği de olmuştu!

Marazlı korkular: Kuşku, vehim, vesvese

Bütün bu meziyetler ya da niteliklerin yanı sıra bir kusuru vardı ki hem kendisine hem de kullarına dünyayı zindan etmişti: Yaşı ilerledikçe artan aşırı kuşkuculuk, vehim ve vesvese. İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın bu durumu, aşırı içki ve kadın düşkünlüğüne müptela olan babası Sultan Abdülmecid’in “sulbünden” (zürriyetinden) gelmesine bağlaması ilginçtir. Nedeni ne olursa olsun, Sultan Abdülhamid marazlı korkuların pençesindedir. Kimseye güvenemiyor, sürekli hal’ edilmek korkusu içinde yaşıyordu. Bu ruh hali onu yalnızlaştırıyor, Yıldız Sarayı’nın duvarları içine kapatıyordu. Selamlık Resm-i Âlisi bile Hamidiye (Yıldız) Camii’nde icra ediliyordu. Sarayından yılda üç kez, Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetleri ziyaret etmek ve dini bayramlarda Dolmabahçe Sarayı’nda bayramlaşma törenine katılmak için çıkıyordu. Yıldız Sarayı, İstanbul’un içinde bir microcosmos haline gelmişti. Öyle bir küçük evren ki, hepsi sarayda kalmasa da saraya hizmet eden yaklaşık 12 bin kişinin istihdam edildiği, çevresine koruma amacıyla 15 bin adamın yerleştirildiği bir mekân. Saray muhafızlarının yaklaşık 5 bin kadarı Arnavutlardan oluşuyor ve Sultan’ın çok güvendiği Arnavut Tahir Paşa’nın emrinde bulunuyordu. Ermeni tehciri sırasında Sivas yakınlarında öldürülen gazeteci ve yazar Diran Kelekyan, İngiltere’de Contemporary Review’da yayımlanan “Yıldız’da Hayat” adlı yazısında (1896) 350 kadar mabeynci, kâtip, yaver, musahip, 60 hekim, 30 eczacı, 1000 hademe, 400 mutfakçı ve 400 musikişinastan söz eder.

Bu kuşku ve korku onu görev dağıtırken liyakate değil, sadakate öncelik tanımaya yöneltiyordu. İbnülemin Mahmut Kemâl İnal’dan [günümüz Türkçesiyle] dinleyelim:

Memuriyetlerin genellikle ehil olmayanlara verilmesi, devlet daire ve meclislerinin mahdum ve damat beyefendiler, müntesipler, dalkavuklar, bendeler ve kerli ferli hafiyelerle doldurulması, bunlara –ilan-ı iflas edecek hale gelen– devlet hazinesinden bol maaşlar, büyük rütbeler ve nişanlar verilmesi ve hak edenler ve namuslu olanlara yüz verilmemesi ilgililerin, belki kamunun gücenmesine ve tepkisine yol açıyor ve devlet işlerinin karmakarışık olmasına neden oluyordu.

Milletin babası

Yıldız Sarayı’na kapanan Sultan Abdülhamid kendini milletin babası olarak sunan bir imaj yaratmaya çalışıyordu. Bu öyle bir imajdı ki, adeta baba millet için değil de, millet baba için vardı. Artık okulların, camilerin, köprülerin, saat kulelerinin, hastanelerin, demiryollarının, içme sularının, çeşmelerin başına “Hamidiye” sözcüğü ekleniyordu. Bu imajın yaratılmasında Halifelik sıfatının öne çıkarılması kadar, tarikatlardan, şeyhlerden, kabile reislerinden, Ebulhuda Sayyad, Muhammed Zafir, Yahya Efendi Tekkesinin şeyhi Abdullah Efendi gibi tarikat ehlinden yardım alıyor, onları hoş tutuyor, Saray’da ağırlıyordu. Kendisi de tarikat ehli idi. Kadirîyye ve Şaziliyye tarikatlarına mensuptu; Nakşî, Halvetî ve Rifaîler’le de arası iyiydi ama, Mevleviler ve Bektaşiler’den pek hazzetmezdi.

Kızı Ayşe Sultan anılarında, babasının “Din ve Fen” diye bir sözü olduğunu, “her ikisine de itikat etmenin caiz olduğunu” söylediğini ifade ediyor. 3 Sultan Abdülhamid dini ve hilafet kurumunu en etkili şekilde kullanmış bir padişahtı. Halifeliğe yeni bir anlam kazandırmış, “emirü’l müminin”, “zıll’ullah-ı fi’l arz”, “hadimü’l Harameynü’l-Muhteremeyn” sıfatlarını bol bol kullanarak, adil, şefkatli, cömert bir hükümdar imajı yaratmaya çalışmıştır. Ve bu sıfatıyla öncelikle İmparatorluk içindeki Müslümanları, Türkleri, Arnavutları, Arapları ve Kürtleri bir arada tutmaya, Britanya gibi Müslüman topluluklara sahip olan ülkeler üzerinde de tehdit oluşturmaya çalışmıştı. Öte yandan Pan-İslamist olduğu söylenemez. Zira dünya Müslümanlarını bir araya getirmek gibi bir hayalin peşinde koşmamış; yalnızca Halife sıfatıyla bütün Müslümanların manevi lideri olduğunu vurgulamak istemişti. Abdülhamid’in Hilafet siyaseti “öncelikle kendi kişisel iktidarını güçlendirmenin bir yoluydu”.

Fen ve eğitim

Fen ya da eğitime gelince: Sultan’a göre halk henüz reşit değildi; yani “baba” evlatlarının henüz yeterince olgunlaşmadığını düşünüyordu ve bu darboğazın ancak eğitimle, fenle, teknikle aşılabileceğine inanıyordu. Eğitime önem vermiştir. Uzun saltanat yıllarında okullaşma büyük gelişme göstermiş, rüşdiye ve idadilerin yanı sıra sanat okulları, ziraat okulları ve öğretmen okullarının ve diğer meslek okullarının sayısı önemli ölçüde artmış, yeni yeni yüksekokullar, örneğin Selanik Konya ve Bağdat’ta hukuk okulları, Şam’da bir tıbbiye açılmıştır. Bu okulların taşraya yayılmasına özen gösterilmiş olması da önemlidir. Yemen dışındaki bütün vilayetlerde bir maarif idaresi kurulmuştur. Bu çabalarda gayrimüslimlerin ve misyonerlerin açtıkları çok sayıdaki okula karşı bir tedbir alma endişesi de rol oynamıştır. Camiden çok okul yaptırdığı söylenir. Abdülhamid’in eğitim siyaseti nasıl bir sonuç doğurdu? Bir kere eğitim alanındaki talebi karşılayamadı. İkinci olarak gayrimüslimlerin ve misyonerlerin açtıkları okullarla rekabet edemedi. İmparatorluğun Müslüman olmayan çocuklarını bu okullara çekemedi. Müfredatında, yıllar itibarıyla giderek artan dozdaki “din ve ahlak” muhtevası, halifeye ve sultana bağlı kullar yetiştirmeyi hedeflese de, “asiler” Tıbbiye-i Şahane, Mülkiye-i Şahane, Harbiye-i Şahane gibi okullardan çıktı. Tarihin tekerleğini geriye çevirmek mümkün olmuyordu.

Saçma sapan bir sansürün varlığına ve zaman zaman hamam külhanlarında “muzır” kitapların yakılıyor olmasına rağmen onun saltanat yıllarında basın ve yayın faaliyetleri de bir hayli gelişmiş ve taşraya yayılmıştır. Telgrafı ve demiryolunu yaygınlaştırmış ama telefondan korkmuştur. Sultan Abdülhamid gazetecileri kolay kolay hapse tıkmazdı. Onları para, rütbe ve nişanlarla yola getirmeye çalışır; bunu başaramayınca mektupçuluk, mutasarrıflık vb. görevlerle “sürgün”e gönderirdi. Sultan, kimi kaynaklarda dile getirildiği gibi kıyıcı değildi; tahammüllü ve sabırlıydı.

Mirası: Maddi ve manevi

Gayrimenkul mirası meselesine gelince: Sultan Abdülhamid’in imparatorluğun çeşitli yerlerine dağılmış, kendi adına tapuda kayıtlı gayrimenkulleri muazzam bir yekûn tutuyordu. Bu zenginliğin başına gelenlerin öyküsü de ilginçtir. II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra bir irade ile mülklerinin ve gelirlerinin bir kısmını devlet hazinesine kendisi devretti. Hal’ edildikten sonra bu kez Sultan Mehmet Reşat’ın bir iradesiyle (1909) tapuya kayıtlı mallarının çok büyük bir kısmı devlet hazinesine aktarıldı. 1920 yılında en küçük biraderi Sultan Mehmet Vahdettin de bir irade yayımlayarak Sultan Abdülhamid’in daha önce devlet hazinesine devredilmiş “emlak ve arazi ve çiftlikât ve müessesat ve imtiyazatı(nı) … Hazine-i Hassa-i Şahaneye” devir ve iade etti. Mesele Sevr Antlaşması’nda ve daha sonra Lozan Antlaşması’nda da gündeme geldi. 3 Mart 1924 tarihinde TBMM’de kabul edilen “Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun”la iş daha da karmaşıklaştı. Anılan kanunda … “padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emval-i gayri menkulleri millete intikal etmiştir” deniyordu. 1930’lardan başlayarak murisler tarafından çeşitli miras davaları açıldı. Yenileri de açılabilir.

Sultan Abdülhamid’in 76 yıllık hayatında 12 karısından 17 çocuğu dünyaya gelmiştir. Bunların çocukları, torunları, onların çocukları ve torunları dikkate alındığında mirasa konmak o kadar kolay görünmüyor. Ayrıca bizi de ilgilendirmiyor. Cemil Koçak’ın bu miras konusunda hukukun mu, siyasetin mi son sözü söylediğini tartıştığı çalışması bu konudaki ayrıntıları vermektedir.4 Merak eden okuyabilir. Ancak 10 bin ile 11 bin adet arasında olduğu belirtilen bu gayrimenkullerin bazılarını hatırlatmak ilginç olabilir:

  • İstanbul’da Sultanhamamı’nda İzmirli Hanı
  • Eyüp’te 18 dönümlük eski Bahariye Kışlası
  • Dolmabahçe’de 39.667 arşın miktarında bostan
  • Arnavutköy’de Akıntı Burnu’nda gazino ve müştemilatı
  • Hereke Fabrikası ve civarında arazi
  • Çatalca’da 13 adet; Mihalıççık’ta 10 adet çiftlik ve arazi
  • Yalova’da 25000 dönüm orman
  • Beşiktaş’ta Ihlamur Caddesi’nde 3000 arşın miktarında arsa
  • Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi bitişiğinde üstünde odalar ve mağazalar bulunan dört dükkân

Nişantaşı’nda Kâmil Paşa Konağı Sultan Abdülhamid’in maddi mirası bugün de bazı kişileri ilgilendiriyor olabilir. Manevi, fikri mirası ise ne kadar öykünülürse öykünülsün, artık bir işe yaramaz. Ondan alınacak ilham toplumu ileriye değil, geriye götürür.

Sonuç olarak François Georgeon’un değerlendirmesine yer verebiliriz: Osmanlıların “son büyük sultanı”, demek ki tam da büyük bir sultan değildir. Abdülhamid kişiliğinin, dönemin karikatüristlerinin kalemlerinden dökülen kanlı canavar veya paranoyak hükümdar çizgilerine indirgenemeyeceğine kuşku yoktur. İktidar hakkında otoriter bir algıya sahip olan Abdülhamid, devrine damgasını vurmuş ve ardında pek çok iz bırakmış, kendi içinde tutarlı bir ıslahatçıydı. Ama altı yüzyıllık, yaşlanmış bir imparatorluğun başına geçmiş ve imparatorlukların günlerinin her halükârda sayılı olduğu bir dönemde iktidara gelmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nu büyük bir modern devlet, büyük bir İslam gücü haline getirme düşünde başarısızlığa uğrayacaktı. Kabul etmek gerekir ki, önüne koyduğu bu hedef tek bir insanın sınırlarını çok aşıyordu. Ama sonuç olarak kendisini Yıldız Sarayı’nın içinde yalnızlığa mahkûm eden de o değil miydi?

image_pdfPDFimage_printYazdır
Kategoriler
Tarih

Benzer Konular

  • ceylan derisinin üzerine altın yazmalı 7 yüzyıllık Tevrat ele geçirildi

    Türkiye’de 7 Asırlık Altın Yazma Tevrat Ele Geçirildi

    “Türkiye’nin Muğla ilinde Yahudilerin kutsal kitabı altın yazmalı Tevrat ele geçirildi” Altın yazmalı olan Tevrat’ı satmak için 7,5 milyon lira karşılığında jandarma istihbarat birimleriyle anlaşma sağlayan 4 şüpheli, Muğla’da...
  • Temel İçgüdü Değişmeyecek

    Temel İçgüdü Değişmeyecek

    Önceleri bir kadına, babasından habersiz mektup göndermek çok tehlikeliydi. Kadın özgürleştikçe bu tehlike azaldı. Tarihsel gelişmeye ve Bebek Lucca’daki trende bakınca kadının özgürleşmesi devam edecek 150 bin yıl önce...
  • Antik Kentin Görkemi Gün Işığına Çıktı Sagalassos

    Sagalassos: Antik Kentin Görkemi Gün Işığına Çıktı

    Dünyanın en yüksek rakımlı tiyatrosu, Anadolu’daki ilk Roma hamamı, 28 metre uzunluğunda 9 metre yüksekliğindeki Antoninler Çeşmesi ve agoralarıyla ünlü Sagalassos depremler ve 7’nci yüzyılda yaşadığı saldırılardan sonra tarihe...
  • Peru’daki Ollaytaytambo antik kenti

    15 Bin Yıl Önce Daha İleri Uygarlıklar Vardı

    Rusya’da ‘Alternatif Tarih Laboratuvarı’ çalışmaları yürüten fizikçi Andrey Sklarov’un ekibi, insanoğlu tarihi hakkında akıl almaz iddialar ortaya atıyor. Sklarov, Hitit, Sümer ve İnka gibi antik uygarlıkların günümüz teknolojilerinden çok...